Tarihteki En Büyük Dolandırıcılık Vakası Olarak Derslere Bile Konu Olan Enron Skandalı’nda Neler Yaşanmıştı?

Enron Skandalı, bugün üniversitelerde bile ders olarak okutulan, tarihin en büyük şirket dolandırıcılığı olarak biliniyor. 2001’de patlak veren bu olay, o dönemin ünlü bir enerji şirketi olan Enron’un iflasını, doğal olarak da birçok yatırımcının ve çalışanın hayatını etkileyen mali yıkımı beraberinde getirdi.

Döneminin öncüsü olan ve yıldızı parlayan Enron, bu parlak görünüşünün ardında manipülasyon ve dolandırma saklıyordu.

Enron Skandalı, şirketin iflasıyla sonuçlanan ve ABD tarihindeki en önemli mali skandallardan biridir.

1985 yılında Houston şehrinde enerji şirketi olarak kurulan Enron, kısa sürede Amerika’nın enerji ve hizmet sektörlerinde etkileyici bir güç hâline geldi.

Doğal gaz faaliyetleri, iletişim ve kâğıt sektöründeki liderliğiyle büyük bir başarı grafiği çizdi. Ancak bu parlak döneminin ardında şirketin tarihindeki en büyük skandallardan biri gelişmekteydi. Enron’un çöküş süreci, yasal muhasebe kurallarını ihlal etme noktasında başladı.

Şirket, zararlarını diğer şirketler aracılığıyla gizleyerek bilanço dışına çıkarma pratiğiyle kötü bir üne sahipti. Yasa dışı muhasebe işlemleriyle elde edilen bu sonuçlar, şirkete yanıltıcı bir güçlü imaj kazandırarak hisse senedi fiyatlarını şişiriyordu. 

Bu olayda, dönemin en büyük beş denetim ve muhasebe firmasından biri olan Arthur Andersen’in de adı geçiyor.

Andersen, Enron’un mali tablolarını denetliyordu ve Enron’un hileli muhasebe uygulamalarını örtbas etme görevini üstlenerek 2000’de denetim hizmetleri için 25 milyon dolar ve danışmanlık hizmetleri için 27 milyon dolar olmak üzere toplam 52 milyon dolar ücret almaktaydı.

Finans çevreleri, Arthur Andersen’in finansal işlerde karışıklıklara yol açtığına dair şüpheler taşısa da şirketin sağlam itibarı bu şüpheleri gölgede bırakmaktaydı.

Kenneth Lay

Ancak Andersen’in yatırımcılar adına etkili bir denetim gerçekleştirememesi ve zamanında uyarılar yapamaması, skandalın ortaya çıkmasıyla ciddi eleştirilere maruz kalmasına neden oldu.

Ayrıca Enron’un kirli işleri gün yüzüne çıktığında Arthur Andersen firmasında, Enron’un denetiminden sorumlu olan denetçinin önemli belgelerin bir kısmını kâğıt kıyma makinesinden geçirdiği gerçeği ortaya çıktı ve şirket kamuoyunda büyük tepki çekti. 

1985 yılında Kenneth Lay tarafından Houston Natural Gas ve InterNorth şirketlerinin birleşmesiyle kurulan Enron, hızlı bir büyüme grafiği yakalayarak 1992’de Kuzey Amerika’nın en büyük doğal gaz satıcısı konumundaydı.

Şirket, yüksek gelir kaynakları ve etkili lobi faaliyetleri sayesinde başarılı bir ivme kazandı ve kâr elde ederek dünya genelindeki yatırımlarını artırdı.

Bu olumlu durum, Enron hisse fiyatlarına da yansıdı.

1998’e kadar hisseleri, S&P 500 endeksinin ortalama büyüme oranının biraz üzerinde bir artış göstererek yatırımcısına düzenli bir getiri sağladı.

Ancak 1999 yılında hisselerinde görülen %56’lık olağan dışı artış, endeksin büyüme oranının üzerinde gerçekleşti. 2000 yılında ise durum daha da çetinleşti ve Enron hisseleri, S&P 500 endeksine kıyasla %87’lik bir artışla ön plana çıktı.

Şirketin inanılmaz hızla büyüdüğüne dair veriler ortadaydı. 1996-2000 yılları arasında %750’den fazla bir büyüme kaydeden şirket, gelirlerini 13,3 milyar dolardan 100,7 milyar dolara çıkardı.

2001’in ilk dokuz ayında elde ettiği 138,7 milyar dolarlık gelirle Enron, Fortune Global 500 listesine altıncı sıradan girmeyi başardı.

Bu çarpıcı büyüme, genellikle enerji sektörü gibi yılda %2-3’lük büyüme gösteren sektörler için bile olağanüstü bir durumu temsil ediyordu.

Bu “olağanüstü başarı” aslında kullanılan muhasebe hilelerinin bir sonucuydu.

Mesela şirket, imzaladığı uzun vadeli anlaşmalardan beklenen kârın gerçekleşmediği durumlarda bile yatırımcılara yanıltıcı raporlar sunarak bu projelerden hiç alamadığı parayı kaydediyordu.

Enron, sağlıklı olmayan bir durumu gizlemek adına bu şekilde gelirlerini şişirmeye çalışarak mümkün olduğunca çok anlaşma yapma çabasına girişti ve bu sayede gerçekte elde ettiğinden çok daha fazla gelir elde etmiş gibi görünüyordu.

Bununla da sınırlı kalmayarak sunduğu aracılık ve danışmanlık hizmetlerinde, alınan komisyon ücreti yerine aracılık edilen ticaretin toplam değeri gelir olarak muhasebeleştiriliyordu.

İptal edilen projelerin maliyeti zarar olarak kaydedilmiyor, borçları gizlemek adına paravan şirketler kullanılıyor ve kredili işlemler dahi satış olarak kaydediliyordu.

Enron’un denetçiliğini üstlenen Arthur Andersen, firmanın bu muhasebe hilelerini görmeme konusunda büyük bir baskı altında kaldı.

Özellikle Enron yönetimi, Andersen’in istenen adımları atmaması durumunda başka bir denetim firmasıyla çalışacaklarını ima etmesi, denetçi firmanın muhasebe hilelerine karşı isteksiz davranmasına neden oldu.

20 Eylül 2000’de Wall Street Journal’da görev yapan bir muhabir, Enron’un enerji sektöründe nasıl yaygınlaştığına dair bir haber yazarak bu konuya dikkat çekti.

Ardından 5 Mart 2001 tarihinde Fortune dergisinde kaleme alınan “Is Enron Overpriced?” başlıklı makale, analistlerin ve yatırımcıların şirketin nasıl para kazandığını tam olarak anlamadıklarını öne sürerek Enron’un hisse değerinin 55 katından işlem görmesinin arkasındaki nedenleri sorguladı. İşte ipler de burada kopmaya başladı.

Enron CEO’su Jeff Skilling, makaleyi “yeterince bilgiye sahip olmaksızın yazıldığı için etik dışı” olarak eleştirerek muhabire hakaretler etti.

Artan tartışmalar, Enron hisse fiyatlarının hızla düşmesine neden olarak piyasalarda panik yarattı.

16 Ekim 2001’de Enron’un mali tablolarını düzelteceğini açıklaması ve ABD Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu’nun firmanın faaliyetleri üzerine bir soruşturma başlatma kararı, hisse fiyatlarını daha da aşağı çekti.

Firma, durumu toparlamak amacıyla hisse geri alım programları uygulamaya çalıştı ancak bu programları finanse etmek için borçlandı.

Sonuç olarak, bu programlar firmanın finansal kaynaklarını tüketerek uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları Fitch ve Moody’s tarafından Enron tahvillerinin notunun yatırım yapılamaz seviyesine düşürülmesine yol açtı.

Borçlanma seçeneğinin kapanmasının ardından Enron, Dyenergy ile birleşme yoluyla kurtulma girişiminde bulundu.

Ancak uzun süren görüşmelerin sonunda Dyenergy, Enron’u satın almaktan vazgeçti ve bu da Enron için son darbe oldu.

Hisse fiyatlarının dibi görmesi ve Dyenergy’nin birleşme görüşmelerini askıya alması, şirketin çöküşünü hazırladı. İflasın, 4 binden fazla çalışanın işini kaybetmesine ve 74 milyar dolarlık zarara neden olduğu tahmin ediliyor.

Enron skandalına yönelik soruşturma ve davaların ardından şirketin CEO’su Jeffrey Skilling ise en ağır cezayı alan kişi oldu.

Skilling, 2006’da komplo, dolandırıcılık ve içeriden bilgi sızdırma suçlarından 17,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Enron’un CFO’su Andrew Fastow, yolsuz iş uygulamalarını kolaylaştırma ve menkul kıymet dolandırıcılığı suçlarını kabul etti.

Federal yetkililerle iş birliği anlaşması yapmasına rağmen 5 yıldan fazla bir süre hapis cezasına çarptırıldı. Enron’un kurucusu Kenneth Lay, dolandırıcılık ve banka dolandırıcılığı suçlarından mahkum edildi. 

Arthur Andersen ise ABD Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu soruşturmasıyla ilgili belgeleri yasa dışı olarak imha etmekten suçlu bulundu ve kamu denetçiliği lisansı iptal edildi. Ancak bu ceza daha sonra temyiz mahkemesi tarafından bozuldu. Yine de firma itibarını kaybetti ve 2002 yılında kendi kendini feshetti.

Aynı zamanda skandal, düzenleyici sistemdeki zayıflıkları ve Enron’un yıllarca tespit edilmeden hileli uygulamalara girmesine izin veren sorunları açığa çıkardı.

Bu olaylar, muhasebe ve kurumsal yönetişim uygulamalarında önemli reformları tetikledi. 2002 Sarbanes-Oxley Yasası’nı içeren bu reformlar, Halka Açık Şirketler Muhasebe Gözetim Kurulu’nun oluşturulmasını içeriyor ve kamu şirketleri ile denetçilere daha sıkı standartlar getiriyordu.

Sonuç olarak, bu skandal ve ardından gelen davalardaki mahkumiyetler, finansal düzenleme ve muhasebe standartları konusunda önemli değişikliklere neden oldu ve aynı zamanda düzenleyici süreçlerdeki zayıflıkları vurgulayarak daha etkin bir kontrol mekanizması oluşturulmasını tetikledi.

Bu olaylar, kurumsal yönetimde ve finansal raporlamada şeffaflığın ne kadar kritik olduğunu ortaya koyarak iş dünyasında daha sağlam bir etik çerçevenin gerekliliğini de vurguluyor.

Kaynaklar: Investopedia, Time, Britannica

Şirketler ile ilgili diğer içeriklerimiz:

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

xxx